sinandurdu

Photos + Videos + Location + Profile + Media

Sinan Durdu instagram @sinandurdu profile

============================= Hani "Ölmeden önce görülecek 100 yer, yapılacak 100 güzel şey" gibi adları olan saçma kitaplar var ya.. Bunları yazan, okuyan ve sanki ellerine öyle bir liste tutuşturulmuş gibi yaşayan insanlar olduğunu bilmek bile beni yorgun düşürüyor. * İşte bu yüzden, bir gün ben de Paulo Coelho gibi, içinde sadece haritalar ve otel adresleri olan, diğer sayfaları boş bırakılmış bir gezi rehberi yazacağım. Bu şekilde insanlar kendi programlarını yapmak, lokantaları, anıtları ve hemen her şehirde bulunan, fakat bize öğretilen tarihte “Görmeniz gerekenler!” başlığı altında asla söz edilmeyen bütün o harika şeyleri kendi başlarına keşfetmek zorunda kalacaklar. * Neyse, geçelim bunları.. Ve bir telaştır gidiyor.. Şair; “Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek!”, demiş ya hani.. Ben de diyorum ki; beni de bu, “Hayata yetişemiyorum, kaçıyor!”, diyenlerle, “Yetişmeye çalışma, anı yaşa!”, diyen, çok bilmiş 'Kişisel Gelişim’’cilerin yazdığı kitaplara göre yaşayanlar öldürecek! Nerden mi aklıma geldi? Bir keresinde mutsuz bir kadın tanımıştım. Haftanın içindeki günlerde, memurların mesai saatine göre çalıştığı için erken uyandığına isyan ediyor, haftanın içine dahil olmadığından dolayı çalışmadığı son iki tatil günlerinde ise uyumak yerine yine aynı saatte uyanıp; “Gün kaçıyor, hemen dışarı çıkalım, bir şeyler yapalım!" diyerek tuhaf bir hale bürünüyordu. Geçenlerde, konuşurlarken duyanlardan duyduydum; hâlâ mutsuzmuş.. ============================= #vsco #photography #photo #bestoftheday #nyc #manhattan #iphoneonly #instalike #likeforlike #street #instagood #makeup #theimaged #cool #peoplescreatives #photooftheday #tagsforlikes #style #instamood #like4like #people #portrait #picoftheday #beautiful #instadaily #newyork #woman #moodygrams #photographie #tattoo
============================= Nerede, ne zaman okuduğumu hatırlamadığım bir kitapta şöyle yazıyordu: * Apollo 11 astronotları Ay'a seyahat etmeden önce ABD'nin batısında, Ay'a benzeyen bir çölde eğitim gördüler. Bu alanda pek çok Kızılderili topluluk yaşıyordu. Bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikâye vardır: * Birgün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir Kızılderili ile karşılaşırlar. Adam orada ne yaptıklarını sorar. Astronotlar kısa süre içinde Ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. Yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotların kendisine bir iyilik yapmasını ister. Astronotlar "Ne istiyorsunuz”, diye sorar. Yaşlı adam, "Kabilemdeki insanlar Ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. Onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim”, der. Astronotlar "Mesaj nedir?" diye sorar. Adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır ve sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. * Astronotlar "Bu ne demek?" diye sorar. Adam “Bunu size söyleyemem. Sadece kabilem ile Ay ruhlarının bileceği bir sır," der. Üsse geri döndükten sonra astronotlar yerel dili konuşabilen birini bulur ve ondan mesajı tercüme etmelerini isterler. Ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalar ile gülmeye başlar. Nihayet sakinleşince, astronotların dikkatle ezberledikleri sözlerin "Bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. Topraklarınızı çalmaya geldiler.”, olduğunu söyler. * Neyse, geçelim bunları.. Kızılderili şefi Seattle, 1854 yılında topraklarını isteyen ABD başkanı Franklin Pierce’e cevaben yazdığı mektubu şu şiirle bitirir: * Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur. Bu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler ve bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz. Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak.. === #vsco #nyc #ny #top #instagood #photooftheday
============================= Yıl 2073. Türkiye'nin 115 ilinden biri olan İstanbul, yüzlerce katlı gökdelenlerle çevrili. Tarihsel yapıların çoğu yıkılmış. Karasularımız tam 15 yıldır bir Amerikan şirketinin elinde. Her şeyin özelleştirildiği ülkede İstanbul Üniversitesi de eski bir kaçakçıya satılmış. Sırada ise "adalet" var. * Çünkü, İstanbul'u ikinci bir New York yapmak isteyen Karadenizli mimar Temel Diker'in, nam-ı diğer Nivyorklu Temel'in mevcut hukuk sistemiyle çözemediği bir sorunu var. Nivyorklu Temel, Cihangir'deki bir araziyi özellikle istiyor. Çünkü en büyük hayali olan Sarayburnu'na dikilecek Özgürlük Anıtı, en iyi bu araziden görünüyor. * Ama arazinin sahibi satışa yanaşmıyor. Nivyorklu Temel'in hukuk işleriyle ilgilenen, ülkenin en ünlü avukatlarından Can Tezcan, bu soruna çözüm bulmak için yargıyı özelleştirmeye karar veriyor. Yakın arkadaşı ünlü köşe yazarı Cüneyt Ender'den, bu konuyla ilgili bir yazı yazmasını istiyor. Ender'in yazısı yayımlanır yayımlanmaz, yargının özelleştirilmesi süreci başlıyor. * Bu fütüristik hikaye, yergi ustası Tahsin Yücel’in (Fransız Dili ve edebiyatı profesörü olan Yücel, Türkçe’nin bozulmaması için çok emek verdi. 82 yaşında vefat etti. Yazdıklarıyla, çevirdikleriyle ve yetiştirdiği binlerce öğrenciyle hep artık eşine çok ender rastladığımız bir aydın ve bilim insanı olarak kalacak. Allah rahmet eylesin..) 2006 yılında yazdığı son romanı Gökdelen’in özetidir diyebilirim. Gökdelen, Cihangir'de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden yok edilmiş kedilere, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen zenginlere, hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün yaşadığımız çürümeyi anlatan, harika bir romandır. * Neyse, geçelim bunları.. Doğanın kalbine hançer gibi saplanan gökdelenleri seven Temel Diker gibi insanlara, bunlara sebep olanlara, sebep olanları görmemezlikten gelenlere, görüp de görmeyenlere göstermeyenlere, her gün olduğu gibi yine okkalı bir küfür savuruyorum, en ağırından.. === #vsco #vscogrid #sky #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #cloud #newyorkcity #sunset #architecture #light #river #skyscraper #building #sun #newyork #photooftheday #instagood
============================= Japonlar taze balığı çok sevdiklerinden, balıkçılar bu ihtiyacı karşılayabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzak denizlere açılmak zorunda kalırlar. Fakat, uzak denizlerden dönüş bir kaç gün gecikince tutulan balıkların tazeliği kaybolduğundan balıklar satılmıyordu. * Bu problemi çözebilmek için balıkçılar, teknelerine soğuk hava depoları kurdurup, balıkları dondurmaya başlarlar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balığın lezzet farkını hissederl ve donmuş olan balıkları da satın almazlar. * Balıkçılar pes etmez. Bu sefer de teknelerine balık havuzları yaptırırlar. Bu sayede balıklar canlı kalıyordu fakat, sıkışık ortamda, hareketsiz ve uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı ve hareketli taze balığa göre lezzeti kötüydü. * Balıkçılar en sonunda, balıkları ülkelerine taze ve lezzetli bir şekilde getirmek için alışılmadık bir çözüm yolu bulurlar: Balıkları yine teknelerindeki havuzlarda tutarlar. Ancak bu sefer havuzun içine bir de küçük bir köpekbalığı koyarlar. Bir miktar balık, köpekbalığı tarafından yenilse de, geride kalan balıklar hareketli ve taze, yani Japonların istediği bir lezzette balık pazarına ulaşır. * Yani diyorum ki; New York şehrine ne zaman yukarıdan baksam, Japon balıkçı teknelerindeki köpekbalığının diğer balıkları kovaladığı havuzu görüyor gibi oluyorum. * Neyse, geçelim bunları.. Deniz seviyesinden yükseldikçe havadaki oksijen miktarı azalır. Bu da kandaki karbondioksit seviyesini arttırır. Bunun doğal sonucu olarak damarlar, özellikle beyni besleyen damarlar genişler ve beyin daha fazla oksijen alır. Böyle bir yükseklikte uzun süre kalmak beynin sezgisel gücünü arttırdığı gibi algılama kapasitesini de arttırır. ============================= #vsco #vscogrid #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #roof #newyorkcity #street #architecture #traffic #taxi #top #square #car #skyscrapper #building #newyork #road #day #photooftheday #instagood
============================= Yağmur yağarken daha az ıslanmak için yapman gereken ne yürümek, ne de koşmak olmamalı. Olduğun yerde sabit durman yeterli. Çünkü üzerine düşen yağmur damlası sayısı açısından yürümekle koşmak arasında bir fark yoktur. * Fizikçilerin araştırmalarına göre, bir yağmur damlasından uzaklaştığında bir diğerinin yoluna çıkarsın. Yani ne kadar hızlı hareket edersen et sana çarpacak yağmur damlalarının miktarı sabittir. European Journal of Physics’in 2012 yılında yayımlanan bir sayısında şöyle yazıyordu; * Yağmur damlaları sabit dururlar. Sen ve altında bulunan yer yukarı, yağmur damlalarına doğru hareket eder. Parallelepiped'in -3D paralelkenar- hacmi eğimine bağlı olmadığına göre yatay olarak ne kadar hızlı gidersen git üstüne her saniye aynı oranda yağmur damlası düşer. * Bunun anlamı, yağmur yağarken olduğun yerde durursan üstünden ne kadar yağmur damlası geliyorsa o kadar ıslanırsın. Ama hareket etmeye başlarsan yan tarafındaki yağmur damlalarıyla da etkileşime girersin. * Yani diyorum ki; bu ve bunun gibi, bu kadar gereksiz ve sıkıcı bilgilere -kendi akrabalarımın bile isimlerini hatırlamıyorken- sahip olmak beni yoruyor. * Neyse, geçelim bunları.. Fotoğrafı çekerken aklıma, Lale Müldür’ün o harika  dizeleri geldi: * Limon kokulu kadınlar vardır/ Hiç unutmayan kadınlar vardır.. Limon kokulu/ Her şeye rağmen yağmur kalan kadınlar vardır. ============================= #vsco #vscogrid #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #newyorkcity #street #architecture #reflection #building #light  #streetphotography #skyscrapper #newyork #photooftheday #instagood
============================= Çocukluğumun en büyülü anları, Bursa’daki küçük bir sinema salonunda, haftada bir gün, bir kere gösterilen sessiz filmleri izlemekti. Öylesine heyecanlanırdım ki; sinemanın makine dairesindeki, ışığı, işte bir küçücük delikten fışkıran projektörün aydınlatıverdiği perdeden hariç sanki bütün dünya kaybolur, karanlıklara boğulur; evimi, kendi hayatımı, dışarıdaki şehri, dışarıdaki günü, her şeyi unuturdum. * Yalnız, 1920’lerde çekilmiş olan o sessiz filmlerde; filmin çekilişindeki, yoksa gösterilişindeki bir hatadan mı, bilmem hangi sebepten, o filmlerde türlü taşıtı, gidebildiklerinden çok daha süratle gider, insanları hızlı hızlı birtakım hareketler yapar görürdüm. Dümdüz caddelerde, kalabalık kaldırımlarda, cin çarpmış gibi, bir türlü yerlerinde durmayan o şehirler insanları, erkekler, kadınlar, çocuklar, gidip gelmek ne demek, hepsi de bir acele iş peşinde, oradan oraya koştururlar; bir bisiklet bir tramvay hızıyla köşeden çıkar, karşıdan bir tramvay, bir tren kadar hızla yaklaşır, birbirleriyle çarpıştı çarpışacaklar, neredeyse bir kaza olacakken, tramvay, bu sefer raydan çıkacakmışcasına sert bir dönüş yapar ve kaza çıkarmadan rayları üstünde giderdi. Derken, kenardan, başında hasır şapka, sekiz on yaşlarında bir çocuk üstümüze doğru gelir; niyeti, besbelli, perdeden salona atlamakken, perdeye sığmayacak kadar büyümüşken, birden ve bir an hepimize gülümsedikten sonra, yana kaçarak kayboluverirdi. * Filmlerdeki bu süratli yaşam temposu, içimde, başka dünyaların, sahiden, insanları bile bambaşka oldukları hissini, bir kat daha kuvvetlendirmiş olurdu. Ancak, caddesiz, sokaksız filmler, mesela bir “İsviçre Gölleri” bu hissi vermezdi. Belki de bu yüzdendir bu tür manzaraları sevmemem ve fotoğraflarını çekmemem. * İşte, yukarıda anlattığım sessiz filmlerdeki, teknik yetersizlikten dolayı olan telaşe aslında bugünlerin büyük şehirlerinin ve yaşayan insanlarının o hâle geleceğini söylemeye çalışıyormuş da anlayamamışım. * Neyse, geçelim bunları.. Aslında, New York, kafanı dağıtmak ve ilham bulmak için muhteşem bir yerdir. Her dışarı çıktığında, bir düzine hayat yaşıyorsun. === #nyc #street #people #car #traffic #photooftheday #instagood
============================= Böylesine gürültülü ve hareketli bir şehirde insanın kendisiyle baş başa kalabilmesi büyük zenginliktir. Ne düşler kurar insan böyle zamanlarda. Öyle de yaptım. Bir sürü gerekli, gereksiz işler bittikten sonra, hızlıca büründüğüm aylak adam hâlimle, eve gitmeden önce tam bir saat sokaklarda başıboş dolaştım. Bu fotoğrafı çekerken de, cebimdeki müzik çalardan kulağıma gelen kablonun ucunda, Jacqui Naylor, R.E.M.’in Losing My Religion adlı şarkısını söylüyordu. Şarkının hikâyesi aklıma geldi; * 1987 yılında, R.E.M. gitaristi Peter Buck Manhattan’da bir mağazadan alışveriş yapmaktadır. Jim Carroll ve John Waters kitaplarını kasadan geçiren kasiyer bir yandan da “Boston'dan mısınız? Boston'da tanıdığınız müzisyenler var mı?" diye sorar. Halbuki müzik dergilerine baksa, Peter Buck ve arkadaşlarının fotoğrafını görecektir. Buck kibarca, bir kaç Bostonlu müzisyen tanıdığını söyler, ama R.E.M.'in gitaristi olduğunu söylemez. Bundan hoşlanmadığını daha önce defalarca anlatmıştır: “Kimseye asla bu grupta olduğumu söylemeyeceğim. Bu işe bu yüzden girmedim. İnsanlar bana, ’seni tanıyor muyum?’, diye sorduklarında 'belki’, diyorum. Bu konuda bir göt gibi davranmak da istemiyorum ama 'evet, şu yeni müzik dergisinin kapağında yüzümü görmüş olabilirsin' diyecek insanlardan da olmak istemiyorum." O gün kitaplarla birlikte bir de mandolin satın alır. * O yıl, Document adlı albümleri en büyük R.E.M. albümü olmuştu. Önceki gece de Radio City Music Hall'de ikinci kapalı gişe konserini vermişlerdi. Ama tüm bunların Buck için hiç önemi yoktu. Böyle bir atmosferde New York sokaklarında yürürken, onun tek düşündüğü ve mutluluğunun da tek sebebi, bu başarıları kutlamak için kendisine ödül olarak aldığı İtalyan mandolinidir. İşte o mandolin, o günden dört yıl sonra Losing My Religion'a hayat veren enstrüman (Buck, mandolin çalmayı öğrenirken bu şarkının müziğini ortaya çıkartır.) olur. * Neyse, geçelim bunları.. Ortalık karardı, el ayak çekildi. Usul usul eve dönmeli. Dönerken bir buket çiçek almalı. Kapıdan çiçeklerle girmeli. Çiçekleri değil ama çiçek almayı düşünen hâlimi çok sever de ondan. == #vsco #night #nyc #manhattan #ny #photooftheday #instagood
============================= New York'ta, bazı insanların neden buradan nefret ettiğini anlamak için yeterince uzun yaşadım: Kalabalıklar, gürültü, trafik, masraf, kiralar; toplanmamış çöplerin etrafa yaydığı pis kokular, fareler, dağınık kaldırımlar ve çukurlu sokaklar; kalbinizi kıran ve her şeyi eline alan kadınlardan ismini alan kasırgaları getiren hava.. * Burada yaşamak için belirli bir koşulsuz sevgi gerektirir. Ama New York, en azından en iyi zamanda, unutulmaz karşılaşmalarla size geri ödeme yapar. * Neyse, geçelim bunları.. Coca-Cola, Çin pazarına girerken  beklenmedik bir durumla karşılaşmış. Çince’de birçok farklı lehçe ve tek heceli dillerden biri olan Çince’nin her sesinden farklı bir anlam çıkması ilk etapta yöneticilerin aklına gelmemiş. Tüm reklam afişlerinde marka “Ke-Kou-Ke-La” sesleri ile telaffuz edilince, marka tüm ülkede komik duruma düşmüş. Çünkü bu telaffuz “Kurbağa yavrusunu ısırmak”, anlamına geliyormuş. Bunun üzerine Coca-Cola yöneticileri kırk bini aşkın ses kombinasyonunu gözden geçirerek “Ağızdaki mutluluk” anlamına gelen “Ko-Kou-Ko-Le” seslerini bulmuşlar. ============================= #vsco #vscogrid #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #newyorkcity #street #police #traffic #red #coke #truck #man #cocacola #streetphotography #newyork #skyscrapper #building #tree #classic #photooftheday #instagood
============================= 1940 yılında açılan ilk McDonald's restoranı ile birlikte tüketim toplumu anlayışı, beraberinde bir çok değişimi getirdi. Bazılarına göre bu, zamanın etkin kullanımına vurgu yaparak çağın gereğini yerine getirdi olarak görülse de, bana göre; aynı şeyleri düşünen, aynı korkuları yaşayan, aynı televizyon programlarını izleyen, aynı şekilde dekore edilmiş evlerde yaşayan, tuhaf ve tek boyutlu insanı yarattı. * Ve bu insanların oluşturduğu toplumlarda artık gazetelerden, televizyon programlarına; üretim yapılarından, şehir düzenlemelerine; ilişkilerden, yenilen yemeğe kadar her şey, herkes tarafından çok çabuk tüketilmek üzere tasarlanmaya başladı. Bu oluşuma da, The McDonaldization Of Society adlı kitabın yazarı, Amerikalı sosyolog George Ritzer tarafından McDonaldization adı verildi. Toplumlar McDonaldlaştırılırken, The New York Times'ın köşe yazarı Thomas Friedman ortaya bir teori attı. * Teoriye göre, her ikisinde de McDonald's bulunan iki ülkenin savaşması mümkün değildi. Bir ülkede McDonald's bulunması, o ülkenin komşusuyla savaşa girerek rahatını bozmak istemeyeceği düzeyde bir ekonomik olgunluğa ve tüketici konforuna eriştiğini gösteriyor. Bu ülkelerin halkı savaşmak yerine, burger kuyruğunda beklemeyi tercih ediyor. McDonald's sahibi ülke sayısı arttıkça dünyanın giderek daha güvenli bir gezegen haline geldiği varsayılıyor. Defalarca test edilip onaylanmış bir teoriydi. * ABD'nin yakın tarihte savaşa girdiği hiçbir ülkede McDonald's bulunmuyordu. Ne Vietnam, ne de Irak halkı Big Mac ile tanışmıştı. Ancak NATO'nun Yugoslavya operasyonunu başlatmasıyla bu teori çöktü. Aslında teori doğru da, o dönem Belgrad’da dükkan açmak yanlıştı. * Neyse, geçelim bunları.. Toplumlar böyle olunca sanat da, yaratılıp paylaşılacak yerde, sanat tüccarlarının kontrolünde “Bestseller” adı verilen bir saçmalıkla giderek üretilen ve tüketilen bir hâle dönüştü. Gündüz Vassaf’ın da dediği gibi, sanatta “Bestseller”lar, Arkansas’ta da Brüksel’de de New York’ta da İstanbul'da da aynı lezzette olan standart McDonald's hamburgerinin bir başka biçimidir. == #vsco #nyc #manhattan #taxi #newyorkcity #street #police #mcdonalds #car #photooftheday #instagood
============================= 1985 yılında, 90 yıldır aynı gizli formülle üretilen Coca-Cola’nın formülünü değiştirerek, “New Coke” adıyla piyasa sürdükten sonra, insanların yeni tadı asla beğenmemesi ve bu nedenle firmayı “Amerikan rüyasını öldürmek ve ülkeye ihanet etmek” suçuyla mahkemeye vermesinden dolayı büyük bir rezalete sebebiyet veren Kübalı Ceo Roberto Goizueta, markanın büyük zarar görmesi ve artan baskılara dayanamaması sonucu tekrar eski formüle dönmek zorunda kalmıştı. * Roberto Goizueta, 12 yıl sonra, 1997’nin Nisan ayında verdiği bir röportajda bu olay sorulduğunda şu harika cevapla markanın, ne olursa olsun asla zarar görmeyeceğini söyledi: * Bir milyar saat önce insan yaşamı yeryüzünde ortaya çıktı. Bir milyar dakika önce Hristiyanlık ortaya çıktı. Bir milyar saniye önce, Beatles müziği değiştirdi. Bir milyar Coca-Cola önce dün sabah oldu. * Neyse, geçelim bunları.. Bu şehrin en büyük handikapı, içinde yaşayanların kendilerini ölümsüz sanmaları; tıpkı İstanbul’da yaşayanlar gibi. ============================= #vsco #vscogrid #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #newyorkcity #street #car #architecture #architect #trumptower #red #tower #truck #window #coke #cocacola #streetphotography #fall #autumn #newyork #skyscrapper #building #tree #classic #day #reflection #photooftheday #instagood
============================= Tıkanmış trafiğin ortasında kalakalmış bir takside ağır aksak ilerlerken, birbirine paralel geniş yolların arasında bomboş bakışlarla etrafa bakıyordum ki canım bir sigara yakmak istedi. Pakistanlı olduğu -konuşmasındaki aksandan- belli olan orta yaşlı şoföre, sigara içersem $100 fazladan ödeyeceğimi söyledim. Güzel teklif ama polis görürse büyük problem olur, dedi. O zaman geniş yollardan ayrılalım ve daha tenha olan dar yollardan gidelim, dedim. Ya kaybolursak, dedi. Navigasyon düşmanı bir insan daha, diye söylenirken, kendimi birden yolu tarif ederken buldum. Sonra aklıma birdenbire, Georges Perec’in La disparition adlı romanı geldi. * 1969’da yazılan bu romanda 57 bin 2 sözcük, 370 bin 430 harf var ama hiç -Fransızca’nın en çok kullanılan seslilerinden olan- “e” harfi yok! Daha ilginci, kitabı Cemal Yardımcı 2005 yılında Türkçe’ye çevirdi ve bunu hiç “e” harfi kullanmadan yaptı! Yazarının adında 4 tane “e” harfi bulunan ama kendi içinde bu harfin hiç olmadığı roman, Anton Ssliharf isimli bir adamın kayboluşunu ve arkadaşlarının onu aramasını polisiye bir kurguyla anlatıyor. Adamın kaybolduğu dünyada “e” harfi de kayboluyor ama kimse bunun farkında değil. Üstelik iddialara göre yazar açıklayana kadar eleştirmenler de kitapta hiç “e” harfi kullanılmadığını fark etmemiş! * Neyse, geçelim bunları.. Sigara içebilmek için geniş ve kalabalık yollardan, dar ve tenha yollara saptık. Öyle de yaptım. Sigaramı yaktım. Yıllardır kurduğum cümleyi bilmem kaçıncı defa yine kurdum: Kahve, sigara, kitaplar ve aşk olmasa, yolculuk etmek güç olurdu. Çünkü yolculuk, hayalleri gerçeğe dönüştürme teşebbüsüdür. Tıpkı merak gibi.. ============================= #vsco #vscogrid #vscocam #vscogood #nyc #manhattan #newyorkcity #street #architecture #architect #rain #raindrops #car #streetphotography #newyork #fall #autumn #bridge #photooftheday #instagood
============================= Bu fotoğrafı çekerken yanıma (Telefonda Türkçe konuştuğumu duyduğu için), İstanbul’dan geldiğini sonradan öğrendiğim, otuzlu yaşların başlarında olduğunu düşündüğüm, İspanyol yüzlü güzel bir kadın geldi. Fotoğraf çektiğim yöne doğru uzun uzun baktı. * Hem derin bir hayranlık duyuyor, hem de kimsenin bilmediği birçok nedenden dolayı içten içe sitem ediyormuş gibiydi. Hatta, bana o güne dek yaşadıklarını anlatmaya hazırlanıyormuş da bir türlü söze nereden başlayacağını bilemiyormuş gibiydi. * Derken, heyecanlı bir ses tonuyla, “New York!” Dedi. “Bu bir yer değil, bir rüya. İnsan, burada sefaletin içinde bile olsa kendini buraya aitmiş gibi hissediyor. Çünkü her New Yorklu, gezegendeki diğer her şehirdeki herkesten otomatik olarak daha iyi olduklarını düşünüyor.”, dedi. * Ben sesimi çıkarmadım. Hem fotoğraf çekiyor, hem de gördüğümü zannettiğim şeylerin arkasında gizlenen şeyleri yazıyordum. * Bulunduğu yerden iki adım daha bana doğru yaklaşarak, o kağıtlara ne yazıyorsun sen, dedi. Biraz duraksadıktan sonra, hikâye yazıyorum, dedim. * Şaka yapıyorsun, dedi. Hayır, hiç de şaka yapmıyorum, dedim, hemen ardından da devam ettim: Gözlerin ve zihnin, bir kere gördüğünü zannettiğin şeylerin arkasındaki gizlenenleri ararsa ruhunu mutlu etmiş olursun. Özellikle doğaya ve hayata karşı böyle yaklaşırsan, aslında bu şehrin bir rüya değil kabus olduğunu ve yaşayan herkesin bu şehirden nefret ettiğini anlaman hiç güç olmaz, dedim. * Bunu işitince, birdenbire şaşırdı nedense. Beni dinlemediğini sanmıştım, dedi mutlu bir ses tonuyla. Olur mu hiç, dedim giderek onunkine benzeyen bir ses tonuyla ve ekledim: Duyduğum her şeyi alaka ile dinlerim. * Sonra, meraklı bir sesle, hadi söyle bakalım, kimsin sen, dedi. Hikâye asıl şimdi başlıyor, diye içimden geçirdim. Sonra nasıl olduysa oldu, içimden geçeni duymuş gibi, bence de şimdi başlıyor, dedi. * Neyse, geçelim bunları.. En güzeli böylesine başlayan sohbetlerdir. Hiç kimseye anlatmamanın daha iyi olacağı hikâyeler bu sohbetlerde ortaya çıkar. ============================= #vsco #nyc #manhattan #rain #newyorkcity #bridge #architecture #day #car #traffic #skyscraper #river #ny #photooftheday #instagood

social media share